Ana içeriğe atla

GETİRDİKLERİ VE GÖTÜRDÜKLERİYLE FARAZİ FIKIH OLGUSU

Bilfiil gerçekleşmiş olmakla birlikte gelecekte vuku bulması muhtemel meseleler üzerine imal-i fikir edip bir kanaat belirlemek fıkıh literatüründe farazi/takdiri fıkıh olarak adlandırılmakta olup bu tarz fıkıh faaliyeti ile ismi öne çıkan müctehid Ebu Hanife'dir.

Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel gibi müctehidler ise bu tavrı doğru bulmayıp sadece vuku bulmuş meseleler hakkında görüş beyan etmekle iktifa etmişlerdir. Naklediğine göre İmam Malik'e fıkhî bir mesele sorulduğunda cevap vermeden önce "Bu vuku bulmuş bir olay mıdır?" diye sorar ve muhatabının "Hayır vuku bulmadı; ama şayet olursa hükmü nedir?" demesi üzerine İmam Malik, "Git ve bu mesele vuku bulursa gel ve hükmünü sor." derdi.

Peki bu farazi fıkıh faaliyeti hususunda bu iki tavırdan hangisi daha doğrudur? Farazi fıkıh faaliyetinin artıları ve eksileri neler olmuştur?

Bilfiil gerçekleşmemiş olmakla birlikte gelecekte vuku bulması muhtemel meseleler üzerine imal-i fikir edip bir kanaat belirlemek fıkıh literatüründe farazî/takdirî fıkıh olarak adlandırılmakta olup bu tarz fıkıh faaliyetini başlatan değilse bile yaygınlaştıran müctehid Ebu Hanife'dir. Ebu Hanife’nin ders işleme yöntemiyle de yakından ilişkili olan farazî fıkıh olgusu, derslerinde takrir usulünü benimseyen Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel gibi müctehidler tarafından pek ilgi görmemiş ve onlar, sadece vuku bulmuş meseleler hakkında görüş beyan etmekle yetinmişlerdir. Nitekim İmam Malik'in, kendisine fıkhî bir mesele sorulduğunda olayın vuku bulup bulmadığını sorguladığı ve henüz vuku bulmamışsa soru sorana cevap vermemeyi tercih ettiği meşhurdur.

Genellikle farazî fıkıh faaliyeti olumlu yönleriyle gündeme getirilerek Ebu Hanife’nin ne kadar ileri görüşlü olduğu, bu vesile ile öğrencileri arasından Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî, Yakup b. İbrahim, Züfer b. Hüzeyl ve Hasan b. Ziyad gibi nice müctehidler yetiştiği ve farazî fıkhın fıkıh öğrencileri için bir tür beyin jinmastiği (teşhîzü’l-ezhân) olduğu hususları vurgulanır ki doğrudur. Farazî fıkhın ilerleyen dönemlerde elgâz-ı fıkhiyye adıyla şöhret bulan bir edebî türe de örneklik ettiği bu vesile ile zikredilmelidir.

Ancak farazi fıkhın Hanefî fıkhına katkıları yanında bazı önemli yan etkileri de olmuştur. Bunları iki başlık altında toplamak mümkündür:

1. Otorite Baskısı

Mezhep imamlarından nakledilen bir görüş bulunmaması halinde alternatif çözüm önerilerine açık olan bir takım yeni meselelerle karşılaşan fukaha, mezhep imamlarına rağmen görüş beyan etmekten çekinmişler ve fıkıh alanındaki görüş çeşitliliklerinin önüne geçmiştir. Sözgelimi İbn Nüceym’in, Kâsânî’ye ait bir görüşe alternatif bir görüş ileri sürmesi pekâlâ mümkün iken Ebu Hanife’den nakledilmiş bir görüşe karşı alternatif üretmesi beklenemez. Bu itibarla farazî mesaile dair mezhep imamından veya öğrencilerinden nakledilen görüşler, yeni görüşlerin önünü kapatmış, fukahanın o konularda farklı görüş beyan etme cesaretini köreltmiş ve neticede ehl-i rey olarak bilinen Hanefi mezhebinin bu özelliğini zayıflatmıştır.

2. Sorunu Etraflıca Öngörememe İhtimali

Ebu Hanife ve öğrencilerinin çok büyük fakih ve müctehid oldukları müsellem olmakla birlikte nihayetinde birer insandırlar. İnsan olmaları hasebiyle içinde yaşadıkları ve üyesi oldukları toplumu tanırlar. Her dönemin ve her bölgenin nevi şahsına münhasır ihtiyaçları, öncelikleri ve özellikleri vardır. Bu itibarla başka bir dönemin veya bölgenin sorunlarını aynıyla tespit edip çözüm bulma imkanına sahip değillerdir. Nitekim İmam Şafii’nin Irak’ta iken benimsediği görüşlerin hemen yarıya yakınını Mısır’a gidince terk edip yeni görüşlere sahip olduğu bilinen bir husustur. Dolayısıyla farazî fıkıh faaliyetinde bir meselenin bütün boyutlarıyla kuşatılması ve yaraya parmak basılması pek imkân dahilinde değildir. Müctehid imamlarımızın muhayyilesi çok güçlü olsa da muhayyile de bir yere kadardır.

Hasılı, mezhep imamları mansus mesail haricinde kalan ictihad alanını farazî fıkıh faaliyeti ile hemen hemen tüketmişler ve geç dönem fukahasına mevcutlar arasından seçmekten başka bir alternatif bırakmamışlardır. Ebu Hanife’nin böyle bir sonucu öngörmediği; aksine ictihad melekesine sahip öğrenciler yetiştirmek gayesiyle bunu yaptığı müsellem olmakla birlikte vakıa maalesef budur.

Yorumlar