Ana içeriğe atla

İŞARÎ DELALETİN BİLGİ DEĞERİ

Şâtıbî şeriatın arabî ve ümmî bir doğaya sahip olduğunu aklî ve naklî delilleriyle ortaya koyup meseleyi etraflıca tartıştıktan sonra, aslî ve tâbî delalet üzerinde durmuş ve temel maksadın anlaşılmasına katkı sağlayan tâbî delaletin şer’î hüküm tespitinde dikkate alınıp alınmayacağı meselesini tartışmıştır. 
Şâtıbî’nin terminolojisinde aslî delalet, sözün kendisi için sevk edildiği anlama delaletidir ki bu, Hanefî usul literatüründeki ibarenin delaletine tekabül etmektedir. Tâbî delalet (el-ma‘ne’t-tebâî) ise, sözün kendisi için sevk edildiği anlam haricinde herhangi bir şeye olan delaletidir ki bu da Hanefî usul literatüründeki işaretin delaletine tekabül eder.
Şatıbî, nassların yorumunda tâbî delaletlerin müstakil bir hüküm kaynağı olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda başlıca iki görüş olduğunu dile getirip delillerini genişçe tartıştıktan sonra şu neticeye varır: Tâbî delalet, ancak aslî delalete hizmet etmesi ve onu teyit etmesi şartıyla dikkate alınır. Dolayısıyla bu delalete istinaden aslî maksat haricinde hükümler çıkarılması isabetli değildir.
Hal böyleyken bazı müctehidlerin, bu delaleti esas aldıkları izlenimi veren bazı ictihadlar da yok değildir. Nitekim tâbî delaletin müstakil bir delâlet olduğunu savunanların en güçlü dayanağı da bu kapsamda yer alan ictihadlardır. Ne var ki Şâtıbî, bir yandan zikredilen bu örneklerin bir kısmının esasında bu delalet kapsamında yer almadığını izaha çalışırken, bu delalete istinad edenleri de eleştirir ve geçersiz olduğunu söyler. Meselenin vuzuha kavuşması için bu örnekleri serdedelim:
1) Âdet halinin azamî süresi
Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.), sokakta karşılaştığı bir grup kadına çok sadaka vermelerini tavsiye etmiş ve cehennemde çoğunluğu kadınların teşkil edeceğini söylemiştir. O konuşmada, kadınlardan birinin “dini yaşantımızdaki eksiklik nedir?” sorusuna cevaben Hz. Peygamber (s.a.v.), “Siz, yarı ömrünüzü namaz kılmadan geçirirsiniz” buyurmuştur.

Şâfiî ve Mâlik b. Enes’e göre aybaşı halinin azamî süresi onbeş gündür. Bazı Şâfiîler, Şâfiî’nin bu görüşünü Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu sözündeki “yarı ömrünüzü” ifadesinin işaretinden faydalanarak elde ettiğini savunmuşlardır. Hâlbuki Hz. Peygamber’in bu sözüyle maksadı, kadının özel halinin azamî süresini beyan etmek değil, kadınların dinî yaşantı bakımından bir takım eksiklikleri bulunduğunu ortaya koymaktır. Şâtıbî, Şâfiî fakihlerinin bu istidlalini kabul etmemiş ve tartışmanın tam da bu konuda olduğunu ve Hanefilere göre bu sürenin on gün olduğunu söylemiştir. Şatıbî’ye göre Şâfiî’nin bu görüşü isabetli olsa dahi o, bu görüşe lafzî bir delaletle değil, başka bir yolla ulaşmıştır.”
Gerçekten de Şâfiî’nin el-Ümm’deki ifadelerine bakıldığında bu hadise temas etmediği, tecrübeyi esas alarak böyle bir görüş benimsediği görülmektedir. Nitekim İbn Rüşd de, kadınların özel hallerinin asgarî ve azamî sürelerinin tespitinde müctehid imamların kendi çevrelerinde gördükleri tecrübî bilgileri esas aldıklarını belirtir. Dolayısıyla Şâfiî ve Mâlik b. Enes’in bu görüşleri, işârî/tâbî delâletin geçerliliği için delil teşkil etmez.
2) Gebeliğin asgarî süresi 
Kur’an’ı Kerîm’de gebelik ve emzirme sürelerinden söz eden iki âyet vardır: “Biz insanoğluna ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Çünkü anası onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve nice sıkıntılarla dünyaya getirmiştir. Nitekim çocuğun ana karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ayı bulur.”(el-Ahkâf, 46/15)
“Biz insanoğluna yapacağı en iyi işlerden biri olarak ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Çünkü anası onu nice zahmetlere katlanarak karnında taşıdı. Nitekim çocuğun emzirilip sütten kesilme süresi de iki yıl sürer” (Lokman, 31/14) 
Bu âyetlerin ilkinde gebelik ve süt emme sürelerinin toplamı otuz ay olarak zikredilmiş, ikinci ayette ise süt emme süresinin iki yıl olduğu belirtilmekle yetinilip gebelik süresine değinilmemiştir. Müctehidler, bu iki âyetin işaretine istinaden “gebelik ve süt emme süresinin toplamı otuz ay ve yalnızca süt emme süresi yirmi dört ay olduğuna göre gebeliğin asgarî süresi altı aydır” demişlerdir.

Şâtıbî, işaretin delaletinin bağımsız bir delalet sayılamayacağını söylemesine ve bu delaleti savunanların zikrettikleri diğer bütün örneklere eleştiri yöneltmesine rağmen bu örneği tâbî delâleti savunanların görüşleri arasında zikretmiş ve fakat karşıt görüşün delillerini sıralarken bu konuda suskun kalmayı tercih etmiştir. Söz konusu kural uyarınca böyle bir istidlal isabetli değildir; çünkü bu âyetlerden hiçbiri gebeliğin asgarî süresini bildirmek için sevk edilmemiştir ve istinbat edilen bu hüküm, ayetlerin maksadına hizmet etmemektedir.
Kanaatimizce Şâtıbî’nin bu meselede suskun kalmasının sebebi bu çıkarımın sahabeye ait olmasıdır. Çünkü nakledildiğine göre Hz. Osman’ın halifeliği sırasında bir adam evlenir ve eşi, evlilikten altı ay sonra doğum yapar. Hz. Osman önce kadını recm etmeye yeltenir. Bunun üzerine İbn Abbas, “Bu kadın size karşı Allah’ın kitabını delil getirse sizi yenerdi” diyerek bu iki ayeti okur. Bunun üzerine Hz. Osman kadını recm etmekten vaz geçerek çocuğun nesebini babasına ait kılar. Bu sözün sahibinin İbn Abbas değil, Hz. Ali olduğuna dair bir nakil de vardır. Fıkıh ve usul bilginleri bu rivayeti hüsnükabul ile karşılamışlar ve buradaki akıl yürütme tarzını beğenmişlerdir. İşte Şâtıbî’yi bu meselede sessiz kalmaya iten muhtemel sebep budur; çünkü eleştirse herhangi bir ictihadı değil, sahabenin istidlalini eleştirmiş olacaktır.
Tekrar edelim ki her iki ayette de ne gebeliğin, ne de emzirme süresinin asgarî veya azamî süresini beyan etmek gibi bir amaç gözetilmemiştir. Nitekim Lokman, 31/14. ayette emzirme süresinin iki yıl olduğu tasrih edilmesine rağmen müctehidler, bu tahdidi bağlayıcı görmemişler ve annenin çocuğunu iki yıl dolmadan sütten kesebileceği gibi çocuğun süt ihtiyacını dikkate alarak bu süreyi uzatabileceğini de ifade etmişlerdir. Dolayısıyla gebelik ve süt emme sürelerinin toplamı olarak zikredilen otuz ayın yirmi dört ayı süt emzirmeye karşılık gelmek zorunda değildir. Üstelik gebeliğin yaygın süresi yaklaşık dokuz aydır ve gebelik ve emzirme sürelerinin toplamının otuz ay olarak verildiği ayette öncelikli olarak kastedilmesi gereken süre bu olmalıdır. Annenin çocuğu üzerinde çok emeği bulunduğunu ve dolayısıyla kendisine iyi davranılmasını hak ettiğini beyan etmek için sevk edilen bir âyette gebelik süresinin altı ay olarak takdir edilmesi makul değildir.
Son kertede her iki âyet de ahlâkî bir içeriğe sahiptir. Dolayısıyla bu âyetlerden bir aritmetik hesabıyla fıkhî bir hüküm elde edilmesi kanaatimizce isabetli olmasa gerektir. İbn Abbas’ın veya Hz. Ali’nin böyle bir istidlale başvurması ise büyük ihtimalle “Şüphe bulunması halinde had cezalarının uygulanmaması” prensibine dayalıdır. Şu halde gebeliğin asgarî ve azamî sürelerini belirleyen açık bir nass bulunmadığına göre bu konuda da kadınların özel hallerinde olduğu gibi tecrübe ve doktorların beyanının esas alınması en doğrusudur.
3) Oruca cünüp olarak başlamanın mübahlığı
Bakara, 2/187. ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur: “...Artık bundan böyle karılarınızla ilişkiye girebilir ve Allah’ın size tanıdığı bu imkândan/ruhsattan faydalanabilirsiniz. Tan yerinin aydınlığı gecenin karanlığından iyice ayrılıncaya kadar yiyip içebilirsiniz.” Bazı müctehidler bu âyetin işaretinden hareketle oruca cünüp olarak başlanabileceği ve bunun orucu bir zarar vermeyeceği sonucunu çıkarmışlar ve sabah vaktinin hemen öncesine kadar ilişkiye izin verilmesinin bunu zorunlu kılacağını söylemişlerdir. Şâtıbî, bu görüşü kabul etmiş ve fakat sözkonusu hükmün tâbî delaletle değil, aslî delalet ile sabit olduğunu söylemiştir; çünkü bundan başka bir seçenek zaten yoktur. Dolayısıyla bu istidlal, işâretin delâletine bir meşruiyet kazandırmaz.

4) Kişinin oğlunu köle edinememesi
Enbiyâ, 21/26. ayet-i kerime’de “Müşrikler, Allah çocuk edindi diyorlar. Hâşâ! O böyle şeylerden münezzehtir. Allah’ın çocukları diye nitelendirdikleri melekler aslında O’nun değerli kullarıdır (‘ibâdun mükramûn)” buyrulmuştur. 
Şâfiî mezhebine mensup bazı fıkıh bilginleri bu âyeti, kişinin kendi çocuğuna sahip olamayacağı hususunda bir argüman olarak kullanmışlar ve âyetin, bir kişide kölelik ve oğulluk vasıflarının birleşemeyeceğine delalet ettiğini söylemişlerdir. 
Şâtıbî, bu âyetin sözkonusu meselede delil olarak kullanılmasını aslî delalet olmaması sebebiyle reddetmiştir. Kanaatimizce burada tâbî delaletten bile söz edilmesi mümkün değildir. Çünkü her ne kadar ikisi de Arapçada abd kelimesiyle ifade ediliyorsa da Allah’ın kulu olmak ve birinin kölesi olmak birbirine kıyas edilmesi mümkün olmayan şeylerdir.

5) Toprak mahsullerinin zekâtı
Hz. Peygamber (s.a.v.), “Yağmur suyuyla sulanan veya kendiliğinden biten ürünlerde onda bir; su çekilerek büyütülen ürünlerde ise yirmide bir verilir” buyurmuştur. 
Ebû Hanife, hadiste “mâ sukiye” (sulanan) denilerek umûm ifadesi kullanılmasından hareketle miktarı ne olursa olsun toprağın bitirdiği her türlü ürünün zekâta tabi konu olacağını söylemiştir. Ne var ki bu hadisin sevk sebebi toprak mahsullerinin zekâtının ne zaman onda bir, ne zaman yirmide bir oranında olacağını beyan etmektir.

Şâtıbî, özel bir sebebe binaen sevk edilen bütün umum ifadelerinin de bunun gibi olduğunu ve müctehidlerinin genelinin bu tür ifadelerde sebep hususî olsa bile lafzın umumunu dikkate aldıklarını söylemiştir. Şâtıbî’ye göre hadisten bu hükmü çıkaran müctehidlerin, görüşlerini hadiste umumun doğrudan kastedildiği düşüncesine bina ettiklerini, dolayısıyla bu gibi örneklerin tâbî delalet kapsamında görülemeyeceğini söylemiştir. Nitekim Hanefî fıkıh usulünde esas alınan lafızlar taksimine göre Ebû Hanife’nin bu görüşü işaretin delaleti değil, ibarenin delaletinin maksud-i gayr-i aslî kısmına dahil edilmiştir.
6) Cuma ezanı sırasında alışveriş yapmanın hükmü
Cuma 62/9. ayet kerimede “Ey müminler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman derhal Allah’ı anmaya/namaza koşun ve alışverişi bırakın” buyrulmuştur. Bu ayetin sevk sebebi, alışverişin hükmünü beyan etmek değil, hiçbir şeyle oyalanmadan Cuma namazına gidilmesi hususunu beyan etmektir. Bununla birlikte İbn Hazm, zâhirîliğinin bir sonucu olarak ayette alışverişin terk edilmesi emredildiği için Cuma ezanı sırasında yapılan alışverişin feshedileceğini, alışveriş haricinde nikah, kiralama vb. herhangi bir tasarrufu gerçekleştirmek konusunda ise sakınca olmadığını söylemiştir.

Şâtıbî, bu âyete istinaden alışverişin fasit olduğunu söyleyen müctehidlere göre ayetin bu hükme delaletinin tâbî değil, aslî delalet olduğunu ve bu hükmün âyette doğrudan kastedildiği görüşünde olduklarını söylemiştir. Dolayısıyla bu örnek de Şâtıbî’ye göre tartışmanın kapsamı dışındadır.
7) İçine necaset düşen az suyun kirlenmesi
Hz. Peygamber (s.a.v.), “Uykudan uyandığınızda elinizi yıkamadan kaba sokmayın” buyurmuştur. İmam Şâfiî, “necaset az suyu kirletiyor olmasaydı necaset tevehhümü eli kaba sokmadan önce yıkamayı gerektirmezdi” diyerek suyun tabiatını ve vasıflarını değiştirmeyecek bir necasetin az miktardaki suyun içine düştüğünde onu necis kılacağını savunmuştur. 
Şâtıbî, İmam Şâfiî’nin bu akıl yürütmesinin bir kıyas olduğunu, dolayısıyla tâbî delalet olarak değerlendirilemeyeceğini savunmuştur.

Özetle Şâtıbî, müctehid imamların tâbî delalete istinaden hüküm çıkardıkları ileri sürülen bu örneklerin bir kısmını tâbî delaletin kapsamı dışına çıkarmış, tâbî delalet olarak değerlendirdiklerini ise reddetmiştir.

Yorumlar