Ana içeriğe atla

MUTEZİLE VE TABİİ HUKUK DÜŞÜNCESİ

Hukuk felsefesinin en önemli tartışma konusu hiç kuşkusuz kanun koyucudan bağımsız olarak adalet/hukuk idesi diye bir şeyin var olup olmadığı hususudur. Hukuki pozitivizm ekolü mensupları hukukun kanun koyucunun iradesinden ibaret olduğunu, dış dünyada bu iradeden bağımsız olarak adalet idesi diye bir şeyin bulunmadığını savunmuşlardır. Buna karşın tabii hukukçular, pozitif hukuka yön veren “adalet idesi” diye metazifik bir gerçeklik bulunduğunu ve bu idenin daima “orada” olduğunu ve hiçbir zaman elde edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Tabii hukukçulara göre hukukun ve hukukçunun amacı daima “olması gerekeni” temsil eden adalet idesinin arayışında olmaktır. Çünkü onlara göre potizif hukuk "olan", tabii hukuk ise "olması gereken"dir.

Hareket noktası ve amaç itibarıyla birbirinden farklı olmakla birlikte tabii hukuk ve pozitivist hukuk düşüncesinin izdüşümlerini İslam geleneğinde bulmak da mümkündür. Mutezile, Eş’arilik ve Matüridilik arasında, aslen kelamî/felsefi bir mesele olmakla birlikte fıkıh usulü literatüründe de kendisine yer bulan “hüsn-kubh” meselesi üzerinden bu tartışmanın izlerini sürmek mümkündür.

Tabii hukukçuların “adalet idesi” ile kastettikleri şey, yukarıda ifade edildiği üzere, iyi-kötü (adalet-zulüm) gibi değerlerin kanun koyucunun iradesinden bağımsız olarak dış dünyada var olduğudur. Aynı görüş İslam düşüncesinde Mutezile fırkası tarafından savunulmuş ve “Allah iyi olanı emreder, kötü olanı yasaklar” şeklinde formüle edilmiştir. Buna karşın Eş’arîler, kanun koyucunun iradesinden bağımsız olarak var olan iyi ve kötü değerlerinden söz edilemeyeceğini, bir şeyin iyi veya kötü sayılmasının Şari’in iradesine bağlı olduğunu savunmuşlar ve görüşlerini “Allah’ın emrettiği şey iyidir, yasakladığı şey ise kötüdür” şeklinde formüle etmişlerdir.

Kanaatimizce Mutezile ile Eşarilik arasındaki temel tartışma, -eşyanın özündeki iyi ve kötünün akıl tarafından idrak edilip edilemeyeceğinden ziyade- Allah’tan bağımsız olarak eşyanın özünde iyi ve kötü diye iki değerin var olup olmadığı hakkındadır. Bir şeyin iyi veya kötü olmasını Şari’in emir ve yasağına (iradesine) bağlayan Eş’ariler, doğal olarak iyi ve kötünün salt akıl ile bilinemeyeceğini söylemişlerdir; çünkü metafizik bir varlığı bulunmayan bir şeyin aklın bilgisine konu olması söz konusu edilemez. Buna karşın iyi ve kötü değerlerinin Allah’ın iradesinden bağımsız olarak var olduğunu iddia eden Mutezile, bunlardan bir kısmının bedihî olarak, bir kısmının nazarî olarak aklın bilgisine konu olduğunu, bazı şeylerin bilinmesinin ise şeriata bağlı olduğunu savunmuştur.

İlk bakışta Mutezilenin bu düşünce ile adetâ aklın vahye ihtiyaç duymadığını ve metafizik bilgiye ulaşmada tamamen müstakil olduğunu savundukları zannedilebilir; ama bu yanlıştır. Çünkü Mutezileyi buna iten sebep, Allah’ı tenzih etme ve vahye dayalı bilgiyi koruma altına alma isteğidir.

İzah edelim: İnsanın vahye muhatap olabilmesi için öncelikle salt akıl ile bir tanrının var olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Bu tanrı insanlarla peygamberler aracılığı ile irtibat kuracaktır. Dolayısıyla Tanrıdan haber getiren peygamberin doğru sözlü olması gerekir. Peygamberin doğru sözlü olduğunu ispat etmenin yolu ise mucize ızhar etmesidir. Ancak mucizenin doğruluk delili olabilmesi için Allah’ın yalancı birinin elinde mucize ızhar etmemesi gerekir; çünkü bunun çirkinliğini Allah bilir ve çirkin bir iş yapmayacağını da bilir. Yalancı bir şahsın mucize göstermesi mümkün addedilemez. Çünkü bu durumda mucize niteliğindeki fiil, peygamber olduğunu iddia eden şahsın doğru söylediğine delil olma vasfını kaybeder ve peygamberlik iddiası delilsiz bir iddiadan ibaret kalır. (İstidlalin ayrıntısı için bkz. Ebu’l-Hüseyin el-Basrî, el-Mu’temed, II, 887)

Görüldüğü gibi, Mutezile, esasında hüsn ve kubhun zatiliği; yani eşyanın özünde mevcut olduğu ve aklın bazı fiillerdeki iyi ve kötü değerlerini idrak edebileceği görüşü ile peygamberliğin imkânını ve peygamberlik iddiasında bulunan şahsın doğru söylediğini ispatlamayı amaçlamaktır. Ancak Mutezilenin iddiası bununla sınırlı değildir. İyi ve kötünün Allah’ın iradesinden bağımsız iki değer olduğuna hükmeden Mutezile, Allah’ın sadece mucize konusunda değil; diğer hususlarda da hikmet ve adalet vasıfları gereğince iyi olanı kendisi yapmak zorunda olduğu gibi emredeceğini, kötü olanı yapmamak zorunda olduğu gibi yasaklayacağını savunur. Mutezile ile Eş’arî kelamının birbirinden ayrılış noktası tam da burasıdır. Şöyle ki Eş’ariler tanrıyı kadir-i muhtâr; yani mutlak ihtiyar ve sonsuz kudret sahibi olarak tasavvur ederken Mutezileye göre Tanrının kudreti, sonsuz ve sınırsız değil; hikmet ve adaletiyle sınırlıdır. Çünkü hikmet ve adalet Tanrı için yeri gelince paranteze alınabilen arazi birer vasıf değildir.

Yorumlar