Dünkü yazının sonunda da ifade ettiğimiz gibi, İbn Dakîkü’l’îd ile Zerkeşi nassların doğrudan muhatabının kim olduğu konusundaki ihtilafı hilaf-ı lafzîye indirgeyerek önemsizleştirmişler, daha sonraki usulcüler de mevcut ihtilafı –muhtemelen Gazzalî ve Cüveynî tarafından savunulan görüşün bazı tehlikeler barındırdığı düşüncesiyle- halının altına süpürüp görmezden gelmişlerdir.
Kanaatimizce bu tartışma, -İbn Dakîkül‘îd ve Zerkeşî’nin söylediğinin aksine- lafzî bir ihtilaf olmayıp pratiğe yansıyan ciddi sonuçları vardır; çünkü günümüzdeki yürütülmekte olan “nassların tarih üstülüğü ve tarihselliği” tartışması tam da bu zemine oturmaktadır. Nassların doğrudan muhatabının o dönemde yaşayan insanlar olduğunu ve hükümlerin tek tek daha sonraki nesillere taşınabilmesi için icmâ veya kıyas gibi haricî bir delile ihtiyaç bulunduğunu savunanların bu tartışmayı tek tek nasslara taşımadıkları ve pratikte diğer görüş sahipleriyle aralarında ciddi bir ihtilaf olmadığı doğrudur. Fakat bu durum, yaşadıkları dönem ile Hz. Peygamber dönemi arasında hayat tarzı ve sosyal ihtiyaçlar itibarıyla kaydadeğer bir değişiklik olmamasından neş’et etmiştir.
Sonraki nesillerin Hz. Peygamber’in risaletiyle bir şekilde irtibat kurabilmesi elbette bir zorunluluktur. Aksi halde –Cüveynî’nin de isabetle kaydettiği gibi- nassların nüzul dönemine hasredilmesi ve sonrası için geçerliliğini tamamen yitirmesi gerekir. Asr-ı saadet sonrasında bu irtibat evvel emirde küllî bir icmâ ile kurulmuş ve hükümlerin hemen tamamına yakını, teşri döneminde gerçekleştirilmesi amaçlanan menâtını yitirmediği için kıyas yoluyla tabiîn ve sonraki nesillere aynen aktarılabilmiştir. Nitekim nassların bütün dönemlere doğrudan hitap ettiğini savunanların delilleri arasında zikrettikleri icmâ ile kastettikleri şey de nihayetinde sonraki nesiller ile sahabe neslinin Hz. Peygamber’in ümmeti olma ortak paydasında buluşmasından ibarettir.
Bununla birlikte gerek Hz. Peygamber hayatta iken veya dört halife döneminde menâtını yitirerek yerine yenisini bırakan hükümler azımsanmayacak çoktur. Adına ister tedric, ister nesih diyelim Hz. Peygamber döneminde yirmi üç yıllık süreçte pek çok hüküm ilga edilmiştir. Dört halife döneminde de Kur’an’da veya hadislerde yer alan hükümlerin çoğu menâtını yitirdiği için askıya alınmış; yani uygulaması terk edilmiştir. Nitekim “Hüküm varlık ve yokluk bakımından illetiyle birlikte deverân eder” usûl kuralı bu gerçeği çok güzel ifade etmektedir; yani illet varsa hüküm de vardır, yoksa hüküm de yoktur. Bunun için asr-ı saadet ve dört halife dönemi uygulamalarından birkaç örnek verelim:
* Mümhetihe 60/10. âyet-i kerimede mümin kadınların Mekke’den hicret ederek Medine’ye geldiklerinde sınava tabi tutulmaları ve iman ettiklerine kanaat getirilmesi durumunda müşrik kocalarına geri gönderilmemeleri; mümin erkeklerin de Mekke’den hicret etmeyip kâfir olarak kalan eşleriyle evliliklerini sona erdirmeleri emredilmiş ve devamında şöyle buyrulmuştur:
“Fakat onlara verdiğiniz mehri kendileriyle evlenen kâfir erkeklerden isteyin. O kafir erkekler de kendilerinden ayrılıp mümin erkeklerle evlenen karılarına verdikleri mehri onlarla evlenen müminlerden isteme hakkına sahiptirler.”
Ebu Bekir İbnü’l-Arabî, bu ayetleri “Bu hüküm (yani mehrin iadesi hükmü), ümmetin icmaı ile o zamana mahsus ve sadece bu olayla ilgili olarak konmuş bir hükümdü” demiştir ki bu, Kur’an’da yer alan bir âyetin özel şartlarda uygulanmak üzere vahyedildiği hususunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
* Nûr, 24/58. ayet-i kerimede köle ve cariyeler ile henüz ergenlik çağına ulaşmamış aile fertlerinin efendi veya ebeveynlerinin bulunduğu odaya girmek için günün üç vaktinde izin istemeleri emredilmişti. İkrime’nin nakline göre Iraklılardan bir grup İbn Abbas’a gelerek bu âyeti okudular ve “Bize izin istememizin emredildiği; bununla birlikte hiç kimsenin kendisiyle amel etmediği bu âyet hakkında ne dersin” diye sordular. İbn Abbas cevaben onlara şöyle dedi: “Allah hilim sahibidir ve müminler için pek merhametlidir. Örtünmeyi sever. O dönemde insanların evlerinde ne perdeleri vardı, ne de cibinlikleri. Hizmetçi veya erkek çocuk ya da adamın yetim kızı odasına olmadık bir zamanda girip onu uygunsuz bir vaziyette yakalayabiliyordu. Bundan dolayı Allah bu üç vakitte onların içeriye izin isteyerek girmelerini emretmişti. Daha sonra Allah insanları varlıklı kıldı ve evlerine perde takmalarını nasip etti. Ben o gün bu gündür bu âyetle amel eden kimseyi görmüş değilim.”
Görüldüğü gibi asr-ı saadet sonrasında insanlar bu âyetle amel etmeyi terk etmiş; bundan dolayı kimileri âyetin nesh edilmiş olabileceğini düşünmüşlerdir. Klasik nesh teorisine göre bir nassı ancak başka bir nass kaldırabilir. Burada ise bu âyetin hükümsüz kaldığını ifade eden ne bir âyet ne de rivayet mevcuttur. Dolayısıyla âyetin neshedildiği söylenemez. Bununla birlikte İbn Abbas’ın söylediklerinden anlaşıldığına göre söz konusu hüküm menâtını (teşri gerekçesini) yitirmiş; bundan dolayı insanlar onunla amel etmeyi terk etmişlerdir. Daha doğru bir ifadeyle burada kasıtlı değil; hayatın olağan akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen bir terk söz konusudur. Dolayısıyla burada nesih değil, talik; yani varlık sebebinin kalmaması sebebiyle âyetin hükmünün kendiliğinden sona ermesinden söz edilebilir. Şu halde hayat şartları değişip insanlar kapısız ve perdesiz evlerde yaşamaya başlar ve günün üç vaktinde soyunup dökünürlerse ya da dünyanın herhangi bir yerinde halen böyle yaşayanlar varsa bu âyetin hükmü onlar için aynen yürürlükte kalacak demektir. Nitekim pek çok âyette ve rivayetlerde yer alan köle ve cariyelerle ilgili hükümler için de benzer bir değerlendirme yapılabilir.
* Tevbe, 9/60. ayette zekât verilecek sınıflar arasında şerlerinden emin olunması amaçlanan kimselere (müellefe-i kulûb) de yer verilmiş ve Hz. Peygamber döneminde bu sınıftan olan bazı kişilere düzenli olarak zekâttan pay ayrılmıştır. Hz. Ebubekir’in hilafeti döneminde Uyeyne b. Hısn ve Akra‘ b. Hâbis, onun yanına gelip çorak bir araziyi ıslah ederek ekip dikmek üzere kendilerine vermesini isteyince Hz. Ömer, “Allah Resulü, İslam’ın güçsüz olduğu dönemlerde sizi müslümanlığa ısındırıyordu. Bugün ise Allah müslümanları güçlü kılmıştır. Bundan böyle kendi başınızın çaresine bakın!” diyerek onları geri çevirmiş ve o günden sonra bu sınıfa zekâttan pay verilmemiştir.
Kimi fıkıh bilginleri, Hz. Ebubekir döneminde alınan bu şura kararı/icma (?) ile zekât âyetindeki “müellefe-i kulûb” ifadesinin neshedildiğini; dolayısıyla icmâ ile de neshin mümkün olduğunu savunmuşlar; Matüridi ise Hz. Ömer’in bu uygulamasının ictihad yoluyla neshin cevazına delil olacağını söylemiştir. Abdülazîz Buhârî ise burada neshin söz konusu olmadığını, bu uygulamanın “hükmün menâtını yitirmesi sebebiyle kendiliğinden devre dışı kalması, gündemden düşmesi” kabilinden olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla bu meselede de bir nesihten değil; talîkten söz edilebilir. Şu halde -günümüzde olduğu gibi- müslümanların yeniden güçsüz düşmesi halinde müellef-i kulûb sınıfına yeniden zekât verilmesine bir engel olmadığı söylenebilir.
Hz. Ömer’in Irak’ın fethinde gayrimenkulleri savaşçılara ganimet olarak dağıtmayıp sahiplerinin elinde bırakması, divan teşkilatını kurarak âkıle sistemini bu teşkilat üzerinden sürdürmesi, kıtlık yılında meydana gelen hırsızlıklarda çalanların elini kesmemesi, sahipleri aç bıraktığı için deve çalarak kesip yiyen iki kölenin elini kesmemesi gibi daha pek çok örnek nasslardaki hitapların ilk muhatapların mevcut durumuyla doğrudan ilişkili olduğunu ve dolayısıyla nassların içerdiği hükümlerin farklı tarihsellikler dikkate alınmadan sonraki nesillere aynen aktarılamayacağını göstermektedir. Bütün bu örneklerden hareketle, söz konusu tartışmanın sadece kağıt üzerinde kalan ve pratiğe yansımayan bir tartışma olmadığı ve iki görüş arasında büyük bir uçurum olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Diğer görüş sahiplerinin nassların sonraki nesilleri lafzen kapsadığı görüşünü temellendirmek için başvurdukları “sahabenin bu konuda icmâ ettiği” deliline gelince kanaatimizce bu, tarihteki akışkanlığın genellikle durağan bir seyir izlemesi ile izah edilebilir. Hz. Peygamber’in vefatını takip eden yirmi otuz yılda mevcut hükümlerin kahir ekseriyetinin menatını yitirmediği kuşkusuzdur. Dolayısıyla insanların herhangi bir olayla karşılaştıklarında hükmünü tespit etmek için ayet ve Hz. Peygamber’e ait bir fiil veya söz araması kadar doğal bir şey yoktur. Vahyin üzerinden on dört asır geçmiş olsa da bu, bizim için de bir zorunluluktur. Ancak bunun kadar zorunlu olan bir başka husus da mevcut düzenlemelerin zeminini hazırlayan o günün tarihselliği ile bugünün tarihselliğini karşılaştırmak ve ikisi arasında bir ayniyet kurulabiliyorsa hükmü aynen tatbik etmek, değilse nassların genelinden süzülüp çıkartılmış olan genel prensiplere ve değer hükümlerine uygun olarak yeni düzenlemelere gitmektir. Nitekim Necmeddin Tufî’nin (h. 716/1316) “Nass ve maslahat çatışırsa maslahat tercih edilir” sözüyle anlatmak istediği husus da bundan başka bir şey değildir.
Yorumlar